Nedir Şu Arkadan Vurma?

Yıllardır söylene gelen masallardan biri de Arapların, biz Türkleri arkadan vurması. Hem de aynı zamanda halife olan padişahın küffara karşı Cihad ilanına rağmen, yine bir taşta kuş katliamı. Hem 450 yıllık pürüzsüz birliktelik lekelenecek, hem mantıklı izah getirilemeyen halifeliğin kaldırılması meşrulaştırılacak(birçok İnkılâp kitabına bakınız), doğudan hem kültürel hem de insani ilişkilerimiz koparılacak ve her iki durumda da aslında İslami bağlarımız iyice gevşetilecek ve artık ölçüsüz bir şekilde batılı bir devlet ve toplum olmanın önü açılacaktı. Bu bize bakan yönüydü beynelmilel düşüncenin, Arap alemi için hazırlanmış projesi de yıllarca dümeni Türklere bırakılan bir geminin batı karşısında geri kalmasının müsebbibinin tabi ki kaptan olduğu ve bunla birlikte sömürüldükleri yıllarca çizilmiş yazılmış ve böylece de o tarafta gövdeden kopan parçaların bir çok krala taç olması temin edilmiş. Tabi “küçük ama benim!” zümrelerinin dışında asıl büyük oynayan küresel güçlerin maksadı hasıl olmuş, İslam dünyasının kollektiflik adına son umudu olan halifelik kaldırılmış beri yandan, üstünden çok altıyla ilgilenilen koca coğrafya küçük küçük yeni devletçiklerin varlığı, sömürgeciliğin zamana uygun farklı bir boyutta devamını sağlamıştır.
Peki gerçekten böyle bir olay vukuu bulmamış mıdır diye sorarsanız şöyle diyelim; bırakın 100 yıla yaklaşmış olan tarihi bir hadiseyi, günümüzde gözünün önünde canlı oynanan bir futbol müsabakasındaki bir pozisyonda biri faul derken diğeri değil diyor. Tarafgirlik damarıyla bakınca bırakın geçmişi, gözünün önündeki hadiseyi bile farklı görüyorsun. Cibilliyet damarıyla bakıldığı için hadiseleri akl-ı selim değerlendiremiyor, tarafgirliğine halel getirmeyecek malumatla yetiniliniyor.
Evet, Osmanlı Devletinin askerleriyle çarpışan Araplar var özellikle hani zamanın sultanı Abdülhamid tarafından Boğaziçi’nin en güzel noktalarından Emirgan’da muhteşem yalısında uzunca süre misafir edilen Şerif Hüseyin ve avanesi. Kabına sığmayacak bir ihtirasa sahip olduğunu farkında olan Sultan baş gösterebilecek bu tehlikeyi tâ zamanında “otur oturduğun şu güzel yerde” siyasetiyle işin başında kontrol altında tutuyor. Ama Sultanın diğer onlarca icraatını anlayamamış İttihadcı anlayış bu tutumunu da anlayamamış, Onun diğer muarızlarını serbest bıraktıkları gibi Şerif Hüseyini de sözde sahib-i istibdat’tan kurtarmışlardı. Abdülhamid sonrasının her tarafta başlayan ateşi en sonunda Arap âlemine de ulaşıyor bu da resmi hanelere olmasa da İttihatçı günah hanesine yazılıyordu.
Dönem maddiciliğin yürekleri kasıp kavurduğu yıllar, Kudüs’ten başka bir tarafa tayin edilen paşaların ”oh be! Kurtuldum şu din kokulu şehirden” denen günler. Tabi bugünlerin haber vereni olan günlerde bizzat padişah sultan Hamid tarafından ramazan-ı şerifte sadarete gönderilen bir tezkirede
Askeri ve mülki talebelerden bir kısmının gündüz Beyoğlu’na gidip lokantalarda aleni içki içip yemek yedikleri ve ecnebilerinde “yaptığınız hürriyet ve medeniyet icabıdır” diye teşvik ve tebrik ettiklerine rastlanmaktadır” uyarılarının yapıldığı atılan tohumların diken olarak hasad edildiği günler.
Devlet-i Ali’nin gelir defteri içindi en büyük pay, kendisine bağlı olan bölgelerden aldığı vergilerdi. Devlet, artık kendisine pamuk ipliğiyle bağlı olan yerlerden bile vergi alıyordu, ama bu sıkı prensipten sadece bir bölge imtiyazlıydı. O’da Hz. Peygamber diyarı Hicaz eyaletiydi. Ve bırakın vergi almayı, her yıl hem devletin hem toplumun çok önem verdiği sürre alaylar ile servet sayılabilecek hediyeler gönderiliyordu.
Kıymet etme sadece maddiyata münhasır sayıldığı ve bu düşünceye sahip olanların iktidarı döneminde Hicaz ve içindekiler sadece yüktü masraftı devlete.
Ayaklanan Şerif Hüseyin de Devlet-i Alî’ye hükümet eden İttihatçıların gazetesinde Peygamber Efendimize edilen hakareti bayraklaştırıp onların güdümünde bulunan bir kişinin halifeliği ve Cihad kararının geçersiz olduğu ve gerçek halifenin onlar tarafından tutuklu olan sabık Sultan-ı Halife II. Abdülhamid olduğunu beyan ediyordu. Hem İngiliz destekli temin ettiği, içinde alman subayların işgal etmişçesine bol bol bulunduğu İstanbul manzaralı resimler sadece Arap topraklarında değil ta Afrika’dan Hindistan’a kadar Müslüman’ın bulunduğu coğrafyada afişe ediliyordu. Nitekim Çanakkale savaşında bize karşı düşman saflarında çarpışan Müslüman sömürge askerleri arasından ele geçen esirlerin sorgularına göre, bu askerler dinsiz İttihatçıların Halife'yi hapsettikleri ve İngilizlerin de onu kurtarmak için İttihatçılara savaş açtıkları propagandasına inandırıldıkları ortaya çıkmıştı.
Savaş sadece cephede kazanılmaz, Sultan Hamid günleri değil ki jurnallerinden haber gelsin de planlanan bu sinsi faaliyet daha başındayken akîm kalsın, savaş günlerinde sömürge ülkelerinden getirilen gariban Müslümanları bırakın bunu başta bilsin, Osmanlı ordusundaki zabitler bile bihaberdi karşıdaki düşmanı kabarık gözükmesine sebep olan Müslümanlardan. İttihatcılar geldiğinden beridir antipatiyle bakılan sultanın tüm dünyadaki istihbarat ağı kaldırılmıştı. Artık onlara ihtiyaç görülmüyordu. Ama düşman uyumuyordu, Osmanlı topraklarında cirit atıyorlardı. İngiliz casusu yüzbaşı shakespear I.Dünya savaşının başında Osmanlı’nın desteklediği ibni Raşid’e karşın İbni Suud’un yanında savaşırken ölmüş, yerine tayin edilen Leacman dilini çok iyi bildiği bedevilerin arasında yaşıyor ve Osmanlı etkisini halkın nezdinde kırmaya çalışıyordu ve canını da bu uğurda birçok hedefine ulaşmış bir halde 1920 de Bağdat’ta veriyordu. Onlar bu işe çoktan ve planlı bir şekilde başlamış ve psikolojik harp için ne gerekiyorsa meşru gayri meşru yapıyorlardı.
Beri taraftan Arapların bulunduğu bölgeye atanan Cemal Paşa şiddetli ve yıldırıcı politikaları ile Devlet-i Alî’eye sıkıca bağlı olanları bile bezdirmişti. Fevri kararlarıyla İngilizlerin ekmeğine yağ sürüyordu. Ve paşanın Suriye’de 11 Arap aydınını astırması iplerin iyice Osmanlı aleyhinde kopmasına sebep oldu.(ilginç olan, yıllarca Suriye yönetimi idamların gerçekleştirildiği merce meydanını Türkleri protesto günü olarak anıyordu, her ne kadar pek haberimiz olmasa bile Beşşar Esad iktidara gelip kaldırana kadar)
Ama her şeye rağmen Araplar büyük çapta Osmanlı’nın karşısında yer almadı bilakis birlikte omuz omuza ortak düşmana karşı çarpıştılar, kılavuzluk yaptılar, iaşe temin ettiler, casusluk yaptılar yıllarca hâkimiyetine razı oldukları kardeşlerine… Mesela Filistin’de İngiliz-Fransız ve Yahudi cephesine karşı birlikte savunma yaptılar, kanal seferlerinde o sina çölünün zor şartlarını Osmanlı ordusu Arap yol göstericiler vesilesiyle aştılar, birde tarihte çok bahsedilmese bile 20.yy da Müslüman Türkün en büyük zaferlerinden biri olan ’Kut’ul ammer’ zaferi Arap kardeşlerin coşkulu yardımlarıyla gerçekleşti. Çanakkale’nin her kabristanında Arap kardeşlerimizden şehitlerin olduğu herkesin malumu…
Peki, ayaklanan Şerif Hüseyin ve avenesinin faaliyetlerinin çapı neydi? İngilizlerden elde ettiği bolca altınla çoğunluğu Hıristiyanlardan ve bedevilerden temin ettiği Araplarla yine de çok güçlü değildi. Zaten bir müddet sonra hicazda daha güçlü olan Suud’lar bölgeyi ele geçireceklerdir. Bir defa savaşın gidişatını etkilemeyecek cephelerdi Hicaz bölgesi, Cemal paşa da belki 3-4 bin askerle engellenecek bu isyanı vakti ve saati bile raporlanıp kendisine iletildiği halde kılını kıpırdatmamıştır.

R-1 Gayr-i İslami Araplar
Bu hadiseler çoktan gözden çıkarılmış bu bölgenin kaybının tüm sorumluluğunun şerif Hüseyin’e verilmesinin bir tertibi miydi bilinmez ama İttihatçıların Arap bölgelerinin istihbarat lideri Kuşçubaşı eşref, Arapları kastederek: ”Onlardan ihanet görmedik. Bizi asıl vuran, altınlardan başka kendilerini bağlayacak bir gaye ve mefkûresi bulunmayan Şerif Hüseyin’di” diyor. Peki, yıllarca ülkemizde yoğun bahsi yapılan “Araplar bizi arkadan vurdu, geri çekilirken bile ordumuz vahşice katliam yaptılar, altın bulurum ümidiyle Türklerin karınlarını yardılar” söylemlerinin kaynağı neydi peki? Tabi ki Arapların yaşadığı bölge özellikle Lübnan ve Suriye kısmında sadece Arap Müslümanlar olmayıp Hıristiyan Araplar, Katolik Marunîler, Dürzîler, Nusayriler gibi topluluklar olup görünüşleri az çok farklarla birbirlerine benzerlerdi.


R-2 Dürzîler

Anadolu’dan gelen insanımız için neticede hepsi Arap’tı ve döndüklerinde bir kısmının şahit oldukları olumsuz görüntüleri Araplar bize böyle davrandı diyerek anlatacaklardı.
Arap bölgelerinde en aktif çalışan ve bölgeyi çok iyi bilen meşhur teşkilat-ı mahsusacı Kuşçubaşı eşref ‘ten yine“Lavrens bazı Arapları ayartırken) biz de kendimize yardımcı, tertemiz, vefalı Araplar bulduk. Rahatça söyleyebilirim ki, halkın büyük kısmı, bizimle beraberdi. Karşımızda olanlar, daha çok politikacılar, siyasi kanallardan menfaatlerini temin etmek isteyenler, yabancı propagandalara âlet olanlardı. Bunlar, Arap halkının daha sonra da başına belâ oldular ve halka huzur yüzü göstermediler” diyerek oradaki durumu özetliyordu.
Evet artık nerdeyse 10 asrı aşkın bir şekilde birbirini kardeş olarak görmüş 2 büyük milletin arasına sokulan fikirler, düşünceler ortadan kaldırılmalı, her iki tarafta su taşıyarak fitne ateşini söndürmeli artık Türk ve Arap çocuklar birbirlerine sempatiyle bakacak gerçek ve çok daha köklü tarihi geçmiş anlatılarak yetiştirilmeli.2 dünya savaşında birbirinin amansız düşmanı olarak savaşan batı ülkelerinin ortak yaşamları ve barışından daha fazlasını hak ediyoruz, inşallah bir gün suni ayrılıklar tamamen kalkacak ve geçmişte olduğu gibi birlikteliği içtenlikle sağlayacağız.

Yorum Yaz