

Çok kişi görmüşsünüzdür, kitabi değil de şifahi ahkâm kesen… İlk defa kahvehanede, muhabbet meclisinde, belki anlatanın da kulaktan dolma bilgileriyle bir konu hakkında ilk defa yarım-yanlış bilgi sahibi olur. Sonrasında bir başka ortamda o konuyu uzmanlık derecede bilen biride olsa ona söyle itiraz eder; “Yok o öyle değil! Ben biliyorum bak anlatım o olayın aslı şudur” der, bu ister bir memleket meselesi veya dini bir mesele veyahut başka ciddi bir konu olsun böyledir kaynağından değil de kulaktan dolma konuşanın hali işte böyledir. Bilmez tabi okumadığı için, Peygamber Efendimizin başlıktaki Hadisini…
Dinimiz ve ahlakımız bize bir mesele hakkında detaylı ve güvenilir kati bir delilimiz olmadan insanlar hakkında hüküm vermemizi yasaklar. Tabi birçoğumuz ölçüsünü duygularına göre aldığı için çok zaman dikkate almaz kabul ettiğini ve inandığını söylediği değerleri. Veyahut bir kılıf bulur yaptığına.
Hâlbuki Peygamber Efendimiz zamanında bizzat O’nun eşine atılan iftiraya, çirkin işlere çoktan hazır fesat insanların yanında bazı saf ve samimi Müslümanlar da inanınca Allah onlarla birlikte ta günümüzdeki insanlara kadar şu tavsiyede bulunuyordu.
” Ne olurdu o iftirayı işittiğiniz zaman, erkek ve kadın müminler, kendi nefisleri ne kıyas ederek hüsnü zan etselerdi de; bu açık bir iftiradır deselerdi!”,birde gerçekliği net bilinmeden aktarılan sözler içinde Allah:
” Ortaya atıldığı zanları siz, o İftirayı dillerinizle birbirinize yetiştiriyordunuz. Hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söyleyiveriyor ve bunu kolay sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah katında büyük bir vebal idi.".
Evet, neticesi ağır ve cezasız kalmayacak olan davranışlar toplumda o kadar kolay yapılır hale geldi ki insan düzeltme için nereden nasıl başlayacağını bilemez halde. Her şeyden öte hem toplumsal hem de ailevi sıkıntılara yol açan bu cürümler cürüm olarak görülmüyor. Çok rahat insanlar aleyhinde konuşuluyor, kulis yapılıyor.
Ve maalesef artık bu zanlar,dedikodular sadece dar bir mecliste değil çok daha yaygın bir şekilde medyada da yer almakta ve toplumsal yaraları iyice açmaktadır.Peki acaba neden bu kadar dedikoduya düşkün bir hale geldik sizce şu sebeplerin etkisi var mıdır?:
Ø İnsanların fuzuli ve gereksiz sözleri dinlemek için istek göstermeleri.
Ø İnsanların bu tür haberleri ilgi ile dinlediklerini gören anlatıcının, ilgi toplama merakı.
Ø Haberin yalan olması durumunda doğuracağı vahim sonuçları düşünememe.
Ø Söylentiyi yayan kimselerin gerekli İslami şuurdan yoksun olmaları.
Ø İnsanların nefislerini muhasebe ve kontrol etmemeleri.
Hangi sebeple olursa olsun insanlar yaptıkları her davranışın ve ağızlarından çıkan her sözün mutlaka bir gün hesabını vereceğini unutmamalı.
Evet, safımızı iyice belirlemeli Rahman-i ölçülerle Hakk’ın tarafında mı olmalı, yoksa şeytanın safında mı? Bu konuyla alakalı şeytanın Hz. İsa ile gecen bir kıssası vardır:
Bir gün İsa (a.s.), bir elinde kül, bir elinde bal ile giden şeytanı görünce şaşırıp sormuş: "Nedir o elindekiler?"
Şeytan cevap vermiş:
"Bu kül, bu da bal! Külü, kusur ve ayıpların yüzüne serperim, ta ki başkaları tarafından kötü ve çirkin görünsünler.
Balı da, bunların ayıp ve kusurlarını diline dolayanların ağızlarına çalarım, ta ki ayıp ve kusurları sayıp dökerken tat duysunlar mümin kardeşlerinin gizli hallerini alenîleştirip, birlikteliklerini bozarken zevk alsınlar.
Evet, kendi kusurunu gören başkasının kusuruyla uğraşmaz, hesap vereceğini unutmayan da insanları rencide edebilecek sözleri taşımaz ve taşımamalıda zaten…
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı